Gözüm bazı zamanlarda televizyona takılır ve insanların demeçlerine kulak veririm. İlgimi çeken, dinlemeye devam ettiğim demeçlerden bir tanesinde ben bulunduğum yere dişimle tırnağımla geldim cümlesi dikkat çekiciydi. Dişi ve tırnağı ile gelmişti bulunduğu konuma.

Ne zaman başladığımı bilmediğim, şikâyette etmediğim fakat çevremdeki insanları rahatsız eden bir alışkanlığım olduğunu aklıma getirdi televizyondan işittiğim bu cümle. Tırnak yemek. Tırnaklarımdan ziyade dişlerim yardımıyla tırnak kenarlarında yer alan etlerimi kemirmem. Çalışma masam da oturduğum koltuğa iyice yerleştim yani dişimle tırnağımla geldiğim konumuma.

Yüzüme taştan bir ifade takınıp sağ yanımda yer alan aynadaki suretimle göz göze geldim. Aynanın sırlı griliğinden çalıp yüzüme sürdüm. Daha da taştan olsun istediğim için yüzümdeki ifade. Dakikalarca gözlerimi kırpmadan taştan imal edilmiş bakışlarıma göz gezdirdim. Burnumun bir uçuruma benzemeye başladığını fark ettim daha sonra, dudaklarım bir yanardağ gibi gelmeye başladı. Ağzımdan lav misali tükürükler saçılacaktı hemen yakınındaki sakallarıma takılmasaydı eğer gözlerim. Sakallarım yanardağın yanı başında yan yana dizilmiş ağaç toplulukları, sakallarım bir orman kökleri aklıma sarılı. Biraz daha yukarılarda ormanın bitiminden sonra geniş bir düzlük, belki bir ova. Alnıma hiç bu gözle bakmamıştım. Ova ile ormanın hemen ortasında kocaman bir yükselti evet bahsetmiştim burnum suretimin coğrafyasında kocaman bir yükselti ve hemen ucunda yer almakta bir uçurum.

Eminim bir eşyanızı kaybetmiş ve onu bulmak için ilk bakmanız gereken yere en son bakmışsınızdır.
Gözlerim, orman ile ovanın arasına gizlenmiş bir çukur gibi. Gözlerim, yüzümün kocaman yükseltisinin arasında birer oyuk. Gözlerim aklıma açılan birer mağara.

Yaklaşıp içine bir göz gezdirsem diye geçiriyorum içimden. Göz göze geliyorum gözlerimin çukuruyla, aklıma açılan kuytudan ziyade kuyu gibi diye tanımlayabileceğim o mağaradan içeri girmek istiyorum. Kim bilir bu mağaranın içinde hangi korkularla, endişelerle, nasıl bir telaşla, belki cesaretle ya da bunların hepsinden yoksun canhıraş bir feryatla karşılaşacaktım.

Beni kulaklarımın uğultusu dışında zamanın akışına dâhil eden hiçbir şey yoktu. Kulaklarımın uğultusuna gözlerimle attığım adımların çıtırtısı eşlik ediyordu ve göze karanlık gelen ama ışığıyla sizi içine çeken yüzümün coğrafyasında en geri planda bıraktığım bir çift göz mağarasından içeriye girdim.
Sessizliğinden de bir dili var elbet ve bu dilde konuşulanlar, beni sağır ediyor. İçine içimi tıktığım bu mağaradaki ışık beni kör ediyor.

Ellerim geziniyor içimin pürüzlü duvarlarında, ellerimde tahriş. Çıplak ayaklarımı bastırıyorum, aklıma açılmakta olan mağaranın zeminine. Ayaklarımda kül birikintisi, soluduğum şey bir yangın ertesi. Birden çok doğal afetin gerisi, iki adım ilerisi bir adım gerisi nereye dönsem kara delik, nerden baksan fizik, kimya, biyoloji ve matematik. Nereden bakarsan bak bu delilik. Önce yönümü kaybettim sonra aklımı. Aklım yerle yeksan, dilimden dökülenler anlaşılmaz bir dilden bir o kadar anlaşılmaz beyhude bir aksan.

Kendimi tuzakladım. Ava çıkmıştım belki ama avlanmadım. Avanakça, zırdeli ve cahil kimyasal çözeltilere karışmaktansa, kendi özümle çarpıştım. Önce ağır yaraladım benliğimi, sonra sakatladım benim benden olan ve olmuş hatta olacağını ummuş olduğum ne varsa önce toprak ile kıyasladım.
Mevcudiyetimin ibaret olduğu toprak, mevcut olanlara ibret olmakta toprak. Gözyaşı ve kan dolu bir çanak.

Gözlerim doluyor, üstüme boşalmakta sağanak. Esiyor gönül dağlarında yel, altımdan akıyor gözyaşından mamul edilmiş sel. Aklım n’olur geri gel ya da içimdesin ey ecel.