Yılda seksen gün yağmur yağan kentte şemsiye kaybetmek kıymetli bir olay mıydı? Aklımı da yağmurlu bir akşamüzeri kaybetmemiş miydim ki ben? Aklımı kaybetmiş olmamdan daha öte miydi, ıslak ve divane oluşum?

Ruhum kayıp eşya bürosuydu sanki yaşadığım dünyanın. En çok ben kaybettiğim için mesul müdürü seçilmişim bu büronun ya da böyle bir büro dahi yoktu hepsini ben uyduruyordum.

Kayıp eşyaların toplanıp yılsonunda ihale ile satılması mümkündü fakat aklını kaybetmiş bir adam beş kuruş etmiyordu.

Bir şarkının sözleri geçiyordu işte aklımın elasından, yağmurlu bir Cuma günü ikindiye müteakiben. Geçmeseydi ya yağmurlu bir Cuma hep akşamüstü olarak kalsaydı kol saatleriniz, duvar saatleriniz, kum saatleriniz. Sizin saatlerinizin am.na koyayım.

Sevmek, kahvaltıda reçelin pantolonuma damlamasına karşı gelmemek, sevmek gömleğimde çay lekesi, sevmek ceplerimde ekmek kırıntısı, sevmek o kadar yüce bir şey ki en son kahvaltı yaptığımdan bu yana yaklaşık sekiz yıl geçti.

Ne olmuş yani sen tok karnına işe geldiysen, ne olmuş sen sevgilerini yarım ekmek peynir ile bölüştüysen, ne olmuş kol saatimin içinde geçtiği küfürler biriktirebildiysen, ağzının ortasında. Ki ben en sinkaflı küfürleri ağzımda hiç bekletmemişim.

Beklerse çünkü çürümüş bir küfr-ü ihsan, kokuşmuş bir özleme yol açacaktı. Taze taze özlemek varken seni, daha yeni bırakmışken elini, ne gereği vardı israfa yol açan özlemlerin.