Sert çıkışlarıma nazaran, yumuşak geçişleri olan naif bir bir insan olduğumu hissettirir çevremdeki insanların bana olan tepkileri..

Yorgan altına sığınıp kendi kendime konuştuğum gibi, bir çırpıda bildiğim bütün küfürleri de suratlarına çarpabilirim insanların..

Aşağı yukarı bütün başlangıçlarım masumanedir. Buna bir rakı sofrasına oturmamda dahil. Öyle herkesin sofrasına da iştirak edemem..

Neden bir değişiklik yapıp bugün yalnız rakı içmeyeyim dedim kendime. Her zaman ki mutlak başlangıç masumiyetinde.

Oysa ki en az her iyi içici gibi yalnız rakı içmenin erdem olduğunu fakat insanın rakı içmeye götüren şeylerin tamamına yakınının onu yalnız bırakmayacağını da unutarak.

O ince belli, güzel kavisli rakı şişesinin bir sanat eseri olmasının yanında her an bir suç aletine dönüşebileceğini unutarak.

Ben o gün kendi iç yalnızlığımı yaşamak istemiştim. Ama benim içimde beni ben yapan her ne varsa, rakının bitimini bekleyip, o tıngır mıngır şişeyi kafamda paralamıştı. İçimde, içime yabancılık eden ne kadar kimya ve biyoloji varsa cam kırıklarının yardığı derimden dışarı akmış, içimi bir sıcaklık kaplamıştı.

Özenle üçgen yaptığım beyaz peynire kan bulaşmış, kadehteki son duble yarım kalmıştı, tüm mutlu olma çabalarım gibi.

İnsanın en iyi dostu nasıl kendisi ise en güçlü düşmanı da yine kendi varlığı, varoluşuydu.

O gün o şişeyi neden kafamda kırdım?

Kırık camlar üstünde yürüyemem, ateşten toplar yutamam, elimle mermer bloklar kıramam.
Normalden 2 kadeh bilemedin 3 kadeh fazla içmiştim. Kafamda saplı her ne kadar adı saplantı kendi ayrılık. Elimde ki şişe ile vurdum onlara daha derine saplayıp gömeyim onları istedim,
Gömülsün istedim yaşayan ölüler, zihnimin kimsesizler mezarlığına terk etmek istedim, kimsesiz kalsınlar benim gibi, daha da sessiz ağlasınlar kulaklarım uğuldamasın istedim.

Çok geçmedi üç saniye sonra tek saplantım kafama saplanmış bir 50 lik rakı.

Üçünü çenemi sıka sıka kırdım, birinide yine sarhoşken bir kavgada kırdılar, otuz iki dişim yok ama bir yaram otuz iki dikişim var birde mürekkep akıtan kalemim ile kan damlatan kafam var.

Günler sonra kadehler saplı ellerimle toplanırken yalnızlık abidesi bayatlamış masa, notlarıma beyaz peynir, beyaz peynire de kan bulaşmıştı. Hayatıma binbir kaşarın bulaşması gibi değildi ama bu.

Peynir küfü kağıtlar boş, fakat masa örtüsüne yazılmış muhteşem final.

“Ne zaman çok sevsem, Allah’ım canımı al diyorum. Ayrılık ölümden zor geliyor.”

Hislerine hep içine atan insanlara ne olur bilir misin? Yaşlanırlar, üzgünleşirler ve garip olur çıkarlar diyordu okuduğum bir sözde.

O kulak tırmalayan arabesk şarkı, gidenin ardından yakılan ağıt, benim yüreğimin sesiydi.

Ne zaman seni hatırlarım, yaramın dikişleri atar, kafamdan mürekkep, kaleminden kan damlar. Ne zaman seni hatırlarım notlarım beyaz peynir, beyaz peynir kan kokar. Ne zaman ben yine saplantılarına saplı, işte o zaman kafamda bir şişe rakı saplı. Bir yalnızlığımın şerefine bir yalnız bırakan şerefsizliğine saplar dururum kadehleri ellerime.