Sondan bir önceki cümle

Sokakta top oynamayan, bisikleti olmayan ve sakız çiğnemeyen çocuklar, büyüdüklerinde diazem çiğniyor. En çok kendimden biliyorum. Dizlerini kanatmadan oyun oynayan çocukların, büyüdüklerinde en çok yürekleri kanıyor ve yürek yarası kabuk bağlamaz insanın.

Zeki Müren’in beni en son görme ihtimalinin üzerinden on altı yıl geçti.

Zeki Müren

Yıllar orta şeritten, ihtimaller sağ şeritten geçip giderken, bazılarımız sol şeridi kapatmıştı. Onların yolu çok mu uzundu acaba?

Önümüzdeki birkaç yılın ardından. Sondan bir önceki cümle, aradan yıllar geçti olabilir.
Hayat üç şeritli bir otoban olmalı ki, yıllar orta şeritten geçip gidebilsin dedim kendi kendime.

Dörtlüleri yakmak, gözümü dört açıyorum demekle eşdeğer değildi ama uzunları yakanların çoğu gerçekten başka bir yolun yolcusu olmalıydı, hayat denilen yamalı asfaltın tümseklerinde.

Alkol bütün kötülüklerin üvey anasıydı ve bende anasını semt pazarında kaybetmiş bir çocuk. Ne zaman semtimizde alkol alınsa bir çocuk ağlayacak, bir anne de sevdiğine kavuşacak.
Ben bu semtte ne zaman alkol alsam sevdiğim benden uzaklaşacak ve gönlümün bir yerlerinde bir çocuk ağlayacak.

Yıllarca olmayan şeyleri gördüm, halüsinasyon dediler bunun için. Şimdi olup biteni de görmezden geliyorum, boş vermiş diyorlar.

Oysaki onlar değil miydi bana boş ver diyen?

Sadece gördüklerine inananların hepsi ateist miydi?

Ağlamaklı olmak ile ağlamak arasındaki fark kadar özerk tepkiler geliştiriyor insan zamanla.
Birisi çıkıyor karşınıza aman diyorsunuz sonrada geçmesi için gerekli tek şey zaman. İkisinin arasında geçen zamanda rüyalarıma konuk oldu keskin bıçaklar ve sol kolumu en az yüz defa bileklerimden kestim ben.

Arkadaşıma benden, alkolik ama iyi kalpli bir adam diye söz etmiş matmazel.
Sadece güldüm. Arkadaşımda aynısını yapmış sadece gülmüş.

Sadece iki kelime yeterli olur mu? İnsanları bazen özetlemeye.
Ya da özetlerin ardından gülümsemiş olmak ne anlama gelir?

Bana kalırsa artık insanların ne söylediğini pek umursamıyor, gülüp geçiyordum onlara.
Ama onlar bunu bilmeden insanların hayatlarından özetler çıkarmaya devam ediyordu.
Beklide bazıları için kıymetliydi.

Kıymet nedir diye soramıyorum kendime. Çünkü hiç bir şeye paha biçmedim hayatımda. Hayatımın içinden geçmekte olan hiç bir şey satılık olmadığına göre bir ederi de yoktu.
Kimine göre sarhoş ama iyi kalpliydim kimine göre paha biçilemez bir hayat yaşanıyordu, gözlerden uzak ama gönüllerin ta içinden geçmekte olan.

İnsan isimleri biriktiriyordum, not defterlerimde. Yalan diyaloglar üretip, kılıca benzeyen cümleler saplıyordum beyinlerine. Sonra herhangi bir mangal partisine giderken içinde insan isimleri geçen defterlerimi yanıma alıp, ateşinde ısınıyordum. Küllerini toprağa gömüp, bambaşka sarhoşlukların esaretinde evime dönüyordum. Kendimce, cinayet işliyordum. Onlara kılıcımla karşı koyup, bir ormanın kuytusunda gömüyordum işte. Düş katiliydim, hiç pişmanlık duymuyordum.

Sigara izmaritlerini çöpe atmak için ayağa kalkmıştım, o kadar uzun süre oturmuş ve konsantre olmuşum ki dolu bir paket sigarayı çöpe atmış olduğumu geç fark ettim.

Çiçekli perdelerin ayrılığı son bulsun, kavuşturayım onları diye geçirdim içimden. Akşam olmuştu, Enerji tasarruflu ampullerin mesaisi başlamalıydı artık.

Üst komşunun kapısını çalsam şimdi, kapıyı açtığını görür görmez bir fincan uzatsam avuçlarına.

– Varsa bir fincan mutluluk alabilir miyim, benim evimde hiç antidepresan kalmamışta.

Suratıma kapının çarpılması hoş değil. Hani mutluluk paylaştıkça artan bir şeydi?

Öyleyse pencereleri kapatmalıyım dedim kendi kendime. Üst komşumun penceresinden sokağa taşan kahkahaları daha fazla imrendirmemeliydi beni.

Dokunma dedi, afalladım önce. Ellerin suşi kokuyor dokunma.

Tüm düş kırıklıklarına rağmen insanlar ısrarla hayal kurmaktaydı.
Uyanmak istemedikleri halde alarm kurmaktaydı insanlar.

Elleri suşi kokmayan bir adam vardı demek ki hayallerinde dedim.
Biri onu yattığı uykudan uyandırmalı dedim.
Alarmın çalmasına beş dakika vardı.
Ve babası kızının turşusunu kurmuştu çoktan.

Neden uzaklara dalıp gidiyorsun dedi.
Düş, dedim.

Ne varmış senin düşlerinde derken, meraklı bir gülümsemeyle.
Bi yakamdan “düş” dedim.

Son kez sırtını dönecek olmasından hemen önce, esas ayrılık anında işte!
Keşke bir vincin olsaydı dedi? Yüreğimin ortasına gelip oturan o fili kaldırmaya başka hiç bir şeyin gücü yetmez.

Ortada bir sorun vardı evet.

Sorun tüm itip kakmalarımıza tüm ayak sürümelerine tekmelere en uçlara köşelere itelemelerimize rağmen her zaman olduğu kadar ortadaydı. Kenara çekilmelisin dedim.
Eğer sen kenarda durursan ben ve benim sorunum olacaktı o. Ortada ki bir sorun olmaktan biraz daha öte.

İnsanları aptal oldukları için aşağılamak yerine, aşağılık bir hayata rağmen aptalca gülümsüyorum yüzlerine.

Beynimde çakan şimşek gülüşün. Gözlerimi, gözlerinden ayıramadığım en uzun süre, rüzgârın tenimdeki sürtünme katsayısına eşit. Önce ses, sonrasında ışık yüzün.

Seni seviyorum ve iklimler kuşağından bir demet sunuyorsun gözlerimin küçülen bebeklerine.

Oysa ben en çok, bir başka insana çarpılmamak için öğrenmemiş miydim çarpım tablosunu?

Doksan bir ile sekizi çarpınca yedi yüz yirmi sekiz ediyor.
Deniz ellerimi uzatsam yetişecekmişim kadar yakın fakat bu otelin yedi yüz yirmi sekiz numaralı odası ayağımı toprağa basmak için biraz yüksekte.

Kibrit çöplerinden gökdelen yapmayı çok istemiştim. İntihar etmek için en iyi seçeneğim buydu nede olsa. Kendi yapıtım gökdelenden atlamak. Dünyadaki hiçbir insan yapısı zihnimin kurgusuna ayak uyduramıyordu. İnsanlar o kadar alçaktı ki. Yapılar hiç yükselmiyor, hep gözümde küçülüyordu.

Öğleden sonra saat iki gibi sarhoş olmadıysanız, saat bile iki ben neden tekim? Sevdiğim nerdesin? diye nara atmamışsanız, boş verin beni anlamasanız da olur.

Share on Facebook32Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Pin on Pinterest0Email this to someone

Yorumlar

Yorum

Yorum yap