Yazılı Kategorisi

Of

Of

Ağız dolusu, ciğer dolusu, kucak dolusu, ne kadar boşluk varsa dolduran cinsinden hani. İşte o kadar şişkin oflar çekiyordum ve hatta birkaç yıl sürdü bu of çekişlerim. Çiftçiler tarlalarını sürüyordu, şoförlük edenler otomobillerini, otomobil taksitleri yıllar sürüyordu. Bir of ile bin garabete karşı gelişim taksit taksit yıllarca sürdü.
Yazının devamı…

Dilim, dilim.

Dilim, dilim.

Bu bardağın bir tarafı boş olsun, diğer bir tarafı duru bir su ile dolsun. Bir yarısında fırtına kopsun, diğer yarısı kuraktır çiçekler soldursun. Bu sefer, sözün sömürüldüğü, söğüşlendiği söğüt salkımı, söğüt saçağı ve öğüt kaçağı bu akla seyrüsefer eylensin.

Fırtınalı havada seyir halinde bir yelkenlidir şu dilim. Yerli yersiz serzenişler neticesinde ruhuma işlenmiş kâğıt kesikleri, bedenimden geriye ne varsa dilim dilim. Sen izlerken kıyısından bir kara parçasının yırtılmakta olan benim zihnim.

Likit Dram

Likit Dram

Kaygı denen illet ruhunuza atılmış bir hastalık tohumudur ve yeşermek için üç vakte de ihtiyaç duymaz. Kaygı kaygandır, zemini ıslak hayal kırıklıkları ile döşeli, etrafı keder ile örülüdür. Keder, ruhunuzu kerten ve kertilen yerde oluşan çatlak vasıtasıyla hayallerinizin alçılı kırıklarına arkadaşlık eden bir öykü kahramanıdır. Sizin öykünüzün kahramanı.

Bir yeni ileti

Bir yeni ileti

Merhaba Çocuk;

Umarım her şey yolundadır, içinde bulunduğun zaman aralığında. Hatta temennimi genişleteyim, umarım hala zaman aralığının içindesindir ve hatta aylardan Aralık’tır. Hayattasındır, hayatsındır, hayalsindir, hayallerdesindir umarım.

Sana bu mektubu yaklaşık sekiz yıl önceden 2007 yılından yazıyorum. Bugün 6 kasım ve kasım kasım kasılıyorum seni eve döndürmemek için.  Yazının devamı…

Yetenekli Çocuğun Dramı
karıncamı kendim öldürdüm

Karıncamı Kendim Öldürdüm

Sançiyano hiç işlemediği bir suç yüzünden hapse girer. Hapiste kendini çok yalnız hissetmektedir.

Bir gün hücresinin dar penceresinden dışarı bakarken, parmaklığa tırmanan bir karınca görür. Karıncayı görünce o kadar sevinir o kadar sevinir ki hemen karıncayı eline alıp
“Bu karanlık hücrede o kadar yalnızım ki benimle dost olur musun?” diye sorar.
Karınca duruma anlam veremez ve Sançiyano’ nun elinden atlayarak parmaklılardan yukarı doğru tırmanmaya devam eder. Yazının devamı…

Mağ*

Mağ*

Gözüm bazı zamanlarda televizyona takılır ve insanların demeçlerine kulak veririm. İlgimi çeken, dinlemeye devam ettiğim demeçlerden bir tanesinde ben bulunduğum yere dişimle tırnağımla geldim cümlesi dikkat çekiciydi. Dişi ve tırnağı ile gelmişti bulunduğu konuma.

Ne zaman başladığımı bilmediğim, şikâyette etmediğim fakat çevremdeki insanları rahatsız eden bir alışkanlığım olduğunu aklıma getirdi televizyondan işittiğim bu cümle. Tırnak yemek. Tırnaklarımdan ziyade dişlerim yardımıyla tırnak kenarlarında yer alan etlerimi kemirmem. Çalışma masam da oturduğum koltuğa iyice yerleştim yani dişimle tırnağımla geldiğim konumuma. Yazının devamı…

Sustum

Sustum

İnananlar yaratıcılarından aldıkları güç ile eşrafları içinde kadılık ediyor, ayrıştırıyordu kabilelerini. İnanmışlar ayrışıyor, inanmayanlar suya veya toprağa karışıyordu. Suda balık ve toprağa karışmış tohum esaslı bir kalabalık. Gözün görmediğine, kulak şahitlik ediyor, kulakların işitmediğine ise görkemli halüsinasyonlar aracılık ediyordu.

Sustum. İşittiklerimi anlamak için çok cahil, gördüklerime anlam katabilmek içinse oldukça tecrübesizdim. Ben sustum.

Hiç

Hiç

Zamanı düşmanım ilan ettim güneş battıktan hemen sonra, zamanı durdurmak istedim, güneş doğmadan hemen önce. Duvar saatini asılı olduğu duvardan kaldırıp buzdolabına tıktım. Madem beni yakıyordu geçen her dakika, seni geçen her saat dondurmalı ey zaman.

Dün gece hiç uyumamıştım. Buda demek oluyor ki sabah olduğunda kendimi gece olduğundan daha fazla hiç gibi hissetmekteydim. Bazı akşamlar öfkeme hâkim olamıyorum, öfkeme yeniliyorum hatta. Dün akşam da buna bir örnek işte. Maddeden ziyade manaya bağımlıyım. Bazı manalar beni kendine öyle bir bağlamış ki bunları anlatabilmenin mümkünü var mıdır diye soruyorum hep kendi kedime. Kedime, kendi kendime soruyorum ben bir hiçim ve senin de anan ve baban belli değil öyle değil mi? Yazının devamı…

ertesi gün hapı

ertesi gün hapı

Yılı aylarına, ayları haftalarına, haftaları günlerine ayırmıştık. Pazartesi günlerine başka Pazar günlerine başka muamele ediyorduk. Ertelediğimiz ne varsa gelip hayatlarımızın içine ediyordu. Aklım zaman gibi bir mefhum da değil, gelip gidiyordu. En çok pazartesi günleri intihar ediliyordu ve perşembeler bunu umursamıyordu bile. Perşembe olsam, hayır ben Perşembe olamam. Ben bir Perşembe ertesi olsam, ertelesem cumaya kadar ve haftanın bana veremeyeceği bir yetkiye dayanarak, Cuma yatsıdan sonra, daha yatmadan devlet parasız yatılı okullarından birinde sıra arkadaşım olmuş herhangi birisi, ölüm gibi ama değil yatsam bir uykuya asır gibi sürse. Bundan cumartesi gününe ne?

Haram tuğlalar

Haram tuğlalar

Sütümü bağışladım tuğlalara, aklımın etrafına ördüğüm duvarları besleyip büyüttüm. Kanımı aşıladım, hatıralara, bir değirmen devralıp. Şah damarından kesilmiş hikâyeler öğüttüm. Toz ile külü ayırt edemeyen gözlere isabet ettirip akıl ve ateşten ibaret oklarımı. Sudan buhar, buhardan bulut, buluttan umut imal ettim. İmalattan halka arz ettim, ham maddesi hayal olan hayalet hallerimi. Ben bu gece tuğlalara sütümü haram ettim.

dünyanın en uzun rüyası

dünyanın en uzun rüyası

İddia ediyorum, dünyanın en uzun rüyalarından birini ben gördüm. Yaklaşık üç yıl sürdü. Dünya’ya olan açlığımdan belki de çeyrek asır boyunca kapatmadığım gözlerim uykuların en derinine rüyaların en uzununa doğru yola çıkmak için kapandı. uyku küçük ölüm denir, ben dün değil evelsi gün yeniden doğdum.

Antrakt

Antrakt

Aklıma tebelleş, firar etme eksenli yörüngeler. Gidip te dönmemeler, dönüp te yana yana hiç sönmemeler. Gez, göz ve arpacık, gözlerimi kapatırsam içimdeki kömürden kaleler görünür tabi apaçık. Kargacık, burgacık öyle ya da böyle buram buramcılık. Karma değil, karışık. Renk, koku, ses ve ışık için tanımlanmış duyularımı yasladığım duvara örülü adi bir sarmaşık. Yazının devamı…

gunaydin
geceleri, gizli gizli

geceleri, gizli gizli

Niyetim fezayı sıyırmak kabuğundan, yırtmak sert ve gözle görülür ne varsa dışımıza hâkimiyet kurmuş.

Niyetim, savurmak, rüzgâra muhtaç olmuş mahallere aklı serinimi. Kıymet denilen ölçü, muhtaç olan tarafından belirlenebilir ve ucube aklı aksanım belli belirsizdir.

Niyetim vurmak, topuklarından, dizlerinden yahut kasıklarından külhana mevzu bahis olmuş ağaları, beyleri. Niyetim, vurulduğum topraklara asit karıştırmak cesedim aracılığıyla. Arada aracı olmadan anlaşabilmek biraz daha az ağrı şakaklarımda.

Ensemde üfürüğün Mikail, bilmez misin yağmuru sevdiğimi. Nota bilmez İsrafil, dur üfürme suru ne de olsa üflemeli çalgılar hiçte dindar değil.

Ellemeseler yerle yeksan yârenlerime, ellerim yâre, sürtünüyor kararmış sineme, dolunay dahi isyankâr günüme geceme, parmaklarımı kopar ve beni boğ açmaktaki güllerle.

Yürek-siz

Yürek-siz

Çok kıymetli bir hayat yaşadığımı sanmıyorum, sadece 83 lira 50 kuruş tuttu, hiç tanımadığım bir taksi sürücüsüne hayatım sandıklarımı anlatmam. Yüz lira uzattım, torpido gözünde kalan son biramı ceket cebime iliştirdim kapıyı açtım işte o anda fark etmiştim bir yanlışlık olduğunu ona durmasını söylememiştim ki. Park halindeki bir aracın dikiz aynasını kırmıştı anılarım. O gece kimsenin kalbi kırılmamıştı. Sabah uyandığında kırık aynasına kustuğum park eden aracın sahibi hariç.

müstesna

Güneş batalı az, gölge aramaya çıkalı çok vakit olmuş. Belki de en az miladi takvimin icadı kadar, kum dolmuş yüzümün saydam tabakasına. Yaz olmuş, güz olmuş, nice vasiyetin üzeri toprakla dolmuş. Ne kadar sinsi sansar suret varsa gözlerimin ferine yansımış, yalanmış önümden bir kap yal almış. Ömrünce bir adım atmamış, sen düşünce koşarak yol almış.

Bulanık seyretmekte olan gözlerim için hiçte münasip değil, bu müstesna cehennem lakin lügatımıza girmiş bir defa içinde olsun geçen ahlar, vahlar. Kalından inceye doğru sivrilmiş serzenişler, sersemletmişler. Sektirmişler, siktirmişler.

1741842_636594523070188_1394384115_n

Usul, ufak ve utangaç rüzgârların mağlubiyeti

Rüzgârlar be sevgilim;

Rüzgârları anlatmak isterim sana önce usul olanlardan başlayarak, hani şu saçlarını omuz hizana yükselten, omuzlarına bir buse kondurmamı emredercesine kulaklarıma fısıldayan rüzgârları işte.

Mayıs ayında martılara masmavi boğazda çığlık attıran usul, ufak ve utangaç rüzgârları işte, omuzlarına yasladığım başımı göğe kaldıran, aklımda aklımdan daha ak bir sancı ve göğsümde baldıran otu sarartan rüzgârları. Yazının devamı…

Vasi atanmamış, vasiyet

Son zamanlarda çok fazla eveleyip gevelemeye başlamıştım, tasamı savururken. Kekelemeye de başlamıştım. Son zamanlarımdı belki, onun da etkisi olabilir. Her sonun yeni bir başlangıç olabileceği gibi.

Her başlangıçtan önce mutlaka bir veda öpücüğü ve dillerin lal olmaya yatkınsa hatta ayıracaksan başını gövdenden (saçlarını ortadan ayırmaya benzemez) kekremsi bir tadı bile olacaktır öpüşlerinin. Yazının devamı…

İsyan

Gerisin geri dönüp başladığım yere, tükürsem ya yüzlerine art arda belki milyon kere. Sorarlarsa bu sağanak ayaklanma ne diye? Yaşamak, ölesiye.

Veliman Sekiz

miadı dolmakta konservelerin

miadı dolmakta konservelerin

Bazen miadı dolmak üzere olan bir konserveden ne farkım var ki benim diyorum. Haksızda sayılmam hani. Miadım dolmak üzere. Korkuyorum açılırsa kapağım, kötü kokular musallat olacak çevreme.

Gemi ile bir seyahate çıktığınızı düşünün ve sizi deniz tutuyor. İşte dünyadaki hükmüm de bu kadar. Biletsiz bir yolcunun endişesine bir de deniz tutmasını ekleyiverin işte o kadar.

Susuzluktan dudaklarınız çatlamış, kavruluyorsunuz ve gözleriniz yaşlı. Kendi gözyaşınızı içer miydiniz? Gözyaşlarım kendi boyumu çoktan geçti ve yüzme bilmiyorum. Hayat denizi ne kadar da gaddar beni susuzlukla sınıyor, kendi gözyaşlarımı içiyor ve toprağıma tuz serpiyorum.

Sahibinden kiralık rüyalar ve hiçte kuş tüyü olmayan yataklarda süresi sekiz saati geçmeyen uykular şehriydi yaşadığım kent.

Dönme-li Dün-ya

eski köprünün altında
Dün, bugün, yarın

Dün, bugün, yarın

Jetonlu turnikeler tarih olmuştu, tarih denen koca yığında jeton kadar.
Şubat’tı, Mart’tı ve eylül ekim, aylar yıl, yıllar, kar tanesi. Gelip kondular saçlarımıza.
Bazılarımızın başında saçları yok oldu, bazılarımızın saçları vardı, akılları başlarından uçtu.
Kanatlı canlılar ne garip anne? Dün öptüğüm kelebek bugün uff oldu.
Beni öptün ya sen, boğulduğum insan denizinde suni teneffüs oldu.

Tek marifetim

On parmağı el ele tutuşmak suretiyle bir arada tutabilmek hünerli bir hareket ve yanlış bilinmesin yok on parmağımda on marifet. Eninden ziyade boyuna da bakar zarafet. Mutluluktan ağlanacaksa, tenine düşen gözyaşına karışır asalet.

Seninle ben gündüz ve gece. Ben seninle her şeyden azar azar yüklemsiz bir tümce.

Hal

Hal

Sizi kendi halinize bırakmıştım çoktan, halsizliğimi çokça umursamadığım herhangi bir Çarşamba belki de. Söylemedim, yazdım. Sizi kendi halinize bıraktım. Bakkaldan çiklet çalan yüzbinleri sırtüstü rakı içtiğim ihtiyar masaları yüzüstü ve sizleri kendi haline. Yazının devamı…

Metropol Solucanları

Metropol Solucanları

Herkesin birbirini becermek için can attığı bir labirente hapsolmuştum. Evet tam da böyle hissediyordum. Bacaklarımın arasında ve omuzlarımda hatta gögsümde onlarca el, avuç açmıştı. Yazının devamı…

Gergedan

Gergedana ağıt

Akşamları meyhanenin orta yerinde sirtaki yapan gergedan ölmüştü. Hemde çok kurşunla. Bir gergedanın ölümünü acımtırak yapan, yaşamla arasındaki bağın kopmasına neden olan asit değil elbet, yeni cilalanmış parkenin üzerinde boynuzuna bulaşmış haydari ile bıraktığı derin çizikler.

Bir başka gergedanın boynuzu fışkırmak istiyor alnımdan hissedebiliyorum. Kulaklarımın arasında kurulu köprüden atlamak isteyen fillerin çığlıklarını duyarken hissediyorum en çokta. Duyumsamalara neden oluyor yıkım kararının altına imza attığım köprü. Yazının devamı…

Kelime-i Taarruz

Kelime-i Taarruz

Tren raylarının gıcırtısından farksız şimdi söylenmiş onca söz.
Dişlerimi kamaştıran kim bilir kimde yadigar, bir çift ağlamaklı göz.
Buruşmuş dudaklarıma yakışmıyor kördüğüm.
Tanrım dillerimin bağlarını çöz.
Yazının devamı…

Mahçup
Kağıt üzerinde orgazm

Kağıt üzerinde orgazm

Dünyasını kurgulamaktan aciz yaratılmışlar, kurgu roman okuyarak tatmin ediyorlar kendilerini. Bir romanın çok satılması iyi adledilmesi okuru tarafından begenilmesi, onu hayalgücü vasat ne kadar kişinin okuduğu ile de orantılı diye düşünüyorum.

Aynı yer kürede birlikte oksijen tüketmekte olduğumuz birileri var. Kimisini akıllı kimisini de deli, iyi veya kötü addeden birileri. Kendisinden farklı olanı öteki ilan eden, ötekileştirmekten haz duyan hatta buna bağımlı. Yazdığım hiç bir şey sizin genellemelerinize ve ötekileştirmelerinize açık değil. Sizler için hikaye, roman, şiir, aforizma ve özlü söz yazanlarla kendinizi tatmin etmenizi tercih ederim açıkçası ve hatta kağıt üzerinde ne şekilde orgazma ulaştığınız beni hiç ilgilendirmeyecektir.

İnsanın okudukları gözleri vasıtasıyla akıllarına açılan pencereden içeri girmeye başlıyor önce. Sonra beyniniz sindirime geçiyor ve yavaş yavaş kanınızda dolaşıyor yazarın mürekkebi.

Yazarlar çaresiz insanlardır ve çare bulduklarında artık yazar sayılmazlar der Bukowski.

Bir Küçük Zaman

Beni benimle başbaşa bırakın biraz
Ki sevebilelim onunla birbirimizi
Biraz zaman tanıyın n’olur bana biraz
Ki dünya barıştırsın benimle beni Yazının devamı…

Dünya sikimde değil. Senin de öyle. Ne de olsa sik astronomiyi pek te ilgilendiren bir şey değil. Hadi susalım.

Veliman Sekiz

Tiryakinin selamı

Tiryakinin selamı

Beni hangi sıklıkla öksürük tuttuğuna dair bir fikrim hali hazırda yok, on beş yıllık tiryakiyim daha emekliliğe çok var diyorum. Der demez yakıyorum bir sigara daha.

Anlattıklarınızı dinliyorum da. Anlatmadıklarım bilinse, çığ düşecek beyinlerine kardan adamların. Oysa bir felaketi en çok omuzlarına yakıştırıyorum insanların, çünkü dünya başlı başına bir felaket ilan etmiş kendini ve amuda kalkmaktan başka çare de bırakmamış toprağa ayak basan her ne varsa.
Yazının devamı…

Mata Hari

Adalet sizsiniz.

Yazdıklarımdan ben, okuduklarınızdan siz ve sustuklarımızdan eski sevgililerimiz mesulse eğer dünyanınızın adaleti yok. Görmeyene göz, işitmeyene kulak, dilsize cümle olamamışsanız bir kere olsun, adil değilsiniz. Adaletsizsiniz demiyorum. Adalet sizsiniz, tecellinin duyularınızla, duyularınızın ilahla olan ilişkisinden de mesulsünüz.

İntiharlara

İntiharlara

“Yabancı” kelimesi tüm dünya dillerinde antipatik geliyor kulağa.
– Yabancı olmak?
Yabancı olmak öyle değil ama sadece korkakları ürkütüyor zannımca. Yazının devamı…

Mana

#yineduserdimyola

Yazının devamı…

Akli boşluk

Akli boşluk

Ağzımda birikmekte olan salyalarımın eşliğinde, köpek dişinde sızı benim dilimden dökülenler. Düş hekimleri çare aramakla meşgul, kırılmış azılara. Azı benim kalbim ve sallandırmakta kendini sizin akli boşluklarınızda.
Yazının devamı…

Karbonmonoksit haram mıdır?

Karbonmonoksit haram mıdır?

Biraz kahve, birkaç fincan kadar ve ardından köpüklerinden kopmamak için direnen kocaman bir bira. Evet, şimdi biraz gözümü açar gibi oldum. Neden bir duble de rakı içmiyorum ki? Evde buz var mıydı?
Yazının devamı…

Kuş

Zihni gübrelerinize

Aklım ile dilim arasında çitler örülü ve o çitlere kuşlar konup duruyor bazı gün, güneşin doğuşundan önce. Bazı gün, güneşin batışından sonra. Kuşlar hep aynı gün hep aynı gece, aynı çitlere konuyor. Aynı zamanlarda ayrı kuş cıvıltıları çınlıyor, orta kulağımdan az ötede. Çekiç, örs ve üzengi çıtırsı eşliğinde, gögsüme konuyor kuşlar. Göğsüm bir kafes, ama ben kafeste alamam ki nefes.

Kemik bir çerçevede asılı beynim, dünyamın çivisi çıkalı da çok olmuş. Belki de bundandır eğreti tükrükler saçıyor dilim, zihni gübrelerinize.

İnsanlar diye başlayan cümlelerimin muhteviyatında geçmekte apaçık, hayvanlar.

Veliman Sekiz

Aslını sorarsanız herkes biraz yazar

Aslını sorarsanız herkes biraz yazar

Yaşıtlarım iyi hatırlar, biz ögrenciyken okul kitapları kırtasiyelerde satılır, ögretmeniniz bir liste yazdırıverir ve sizde anne babanızı alıp kırtasiyenin yolunu tutardınız. Ucundan yoksulsanız veya çok kardeşiniz varsa bazen deftere kaleme kitaba para yetişmez ya veresiye yazdırılır ya da o kitabı da sonra alırız denilirdi. Kimisinin sosyal bilgiler kitabı kimisinin fen bilimleri kitabı yoktu, kimisininde sulu boya takımında ki renk sayısı çoğumuzun babasının yaşından daha fazlaydı. Yazının devamı…

Kan toplamış eller

Tuzak gözlerin

Kan toplamış ellerimi bastırıyorum göğsüne, gögsünde bir kan topu ellerim. Tek arzum kalbinden akıp geçebilmek.

Saçların, saçların be sevgilim kim bilir kokusunu hangi çiçekten almış.

Planlı kurulmuş bir pusuda geçiyor gözlerin, gözlerin hiçte tesadüfi olmayan bir tuzak beynime. Tanrı istediği için kurulmuş.

Tabutmag

Sondan bir önceki cümle Tabutmag’da

Kasım ayı sayısında benimde bir yazımın yer aldıgı #Tabutmag dergisi Beyoglu Aziz Kedi Kitabevi ve Mephisto’da. Okuyun okutturun efenim!

İçinde manifatura geçen ızdırap.

İçinde manifatura geçen ızdırap.

Sözüm senet yerine geçiyordu lakin manifaturacılarda senet geçmiyordu. Örmeyi bildiğim halde sana bir atkı çıkaracak kadar orlon alamamam sırf bu sebepten.

İhtiyar Şemsiye

İhtiyar Şemsiye

İhtiyar kadınların dudaklarında beddua belkide adım. Sanma ki ihtiyarlamak demek dizlerinde en incesinden bir sızı, ben sevdiğim tüm kadınların dizlerinde bir bağ çözümü değil miydim?  Yazının devamı…

Parlamento mavisi

Parlamento mavisi

Parlamento mavisi düşünceler süzülüyordu, akıl denizimde.
Keşke beyniminde bir dili olsa ve sussa dedim.
Fiziğime dair en büyük müdahalem göbeğime olabilirdi.
.
Kadınların doğurğanlığı suni olmadığı sürece, bir erkeğin tekelindeydi.
Üreme sistemi dahi kaideler üzerine kurulu.
Peki ya ürettiğimiz düşüncelerin kaidesinde kim ve ne var?
İstisnai sapkınlıklar kurallar dahilinde doğrulmuş fikirlerinizin altında ezildiğinde siz de benim gibi mi hissediyorsunuz? Yazının devamı…

Hayati hayaller

Hayati hayaller

Hayati tehlikeler atlatıp duruyorum, hayali nedenlerden ötürü ve ben sizden daha yalnızım çünkü hiç bir duvarın gölgesine sığınmadan ağladım yine.

Hıçkırık mı yoksa öksürük mü senin naçiz bedeninde bir yaprak titremesi? İçimde yer yerinden oynuyor, tansiyonum richter ölçeği ile ifade ediliyordu. Ben yine de titremedim.  Yazının devamı…

Kördüğüm atılmış cehennem

Kördüğüm atılmış cehennem.

Çünkü önce nefesim ve dilim, ardından yüreğim düğüm düğüm. Bu düğümleri çözmekten vazgeçmeme sebep olacak şeyse üst üste atılmış birer kördüğüm.

Susmak ile konuşmak arasındaki fark kendi araf-ımıza denk ve ben ne zaman konuşmayı denesem biraz daha çok batıyorum günaha. Sevmek günah be sevgilim. Çünkü ne zaman seni çok sevdiğim geliyor aklıma ve biraz daha batıyorum günaha.

Arkası Yarın

Arkası Yarın

Pespayeydi insan çehreleri, satılıktı gülümsemeleri, kiraya verilmişti hiç bir şart gözetilmeden belden aşağılar. Yağmur yağsa ya keşke dedim, bir karış daha ter aktı sırtımdan. Rutubet bile saldırıyordu boy abdestli taze derime.

O avuç içi kadar yuvarlak ve ucuz mumlarda bitmişti. Evet bu büyük bir sorun çünkü, gözlerimin de feri sönmüştü aydınlatmıyordu, görmekten usandığım hiçte panoramik olmayan manzaraları. Yazının devamı…

Milli Sevda

Milli Sevda

Onu tanıdığım günü milli bayram ilan edecegim gönüllere kurulmuş ülkemde. Bayrak değil en kıymetlisinden bir gülümesi çekilecek göndere.

Ben sevdamın huşusunun aktığı denizden yudum yudum içip yine aynı denize akıtırken gözyaşlarımı. Ne duruyorsunuz bulutlar, hadi saygı duruşuna geçsenize.

 

Kan, irin, döl, am suyu ve rakı

Nota adım

Nota adım

Soyun, soyun lütfen ve çürümekte olan kabuğundan arın.

Kendi kendime konuştuklarım içinde en sevdiğim repliktir bu.

Tenime çarşaf gerilmiş sanki ve yüzümün arkasında bir yüz daha var sıyrılabilsem suretimin nevresiminden ah.  Yazının devamı…

Gözlerimi bağışlasam ya organ bankasına, başka türlü seni görmezden gelemem çünkü.

Veliman Sekiz

İnsanların tek yaptığı birbirlerinin hayatından rol çalmaktı ve bunca kapkaç hayat arasında, belki de benim tek ihtiyacım olan sıcak bir düş almaktı.

Veliman Sekiz

hassiktir

Hassiktiriniz!

Akşam oldu mu keyif verici maddelerden konuşuyorduk. Gündüzleri hiç keyif vermiyordu çünkü. Gece olması için şart olan sadece iki hece ve iki heceli isimlerde aranıyor keyif.  Yazının devamı…

Gündüz gölgeleri

Gündüz gölgeleri

Leblebi çekirdek geliyor şimdi yalnız yürüdüğüm sokaklar evet seninle ayaklarım olmasa da o sokaklardan geçerim, rüzgârı kıskandırmak pahasına.

Ellerimden çoktan vazgeçtim mesela. Çünkü ellerim sen olmadan portmantoda ki askıdan farksız. Dur bunu daha önceden söylemiş miydim yoksa? Daha önceleri söylenmiş tüm sözleri gölgede bırakmalıyım ama. Gözlerin gün ışığı gibi gönlümü aydınlatıyorken, banane ki tüm gölgelerden.

Yazının devamı…

Umut Adan – Beni Seçtiğin Bu Yerde

yumuk yumuk gözlerin altına yerleştim
sensizim diyenlere güven biraz
ah aşkın yanından ben de geçtim
sevmedim diyen herkes sürgündür naz

beni seçtiğin bu yerde
tebessüm var genç yüzlerde
beni seçtiğin bu yerde
dolaştım gafil Yazının devamı…

Can Simidi

Can Simidi

Sevgilim, suyun kaldırma kuvveti de neymiş gözlerinin kandırma kuvvetinin yanında? Su kadar şifa olan gözlerine kanmak uğruna, ne denizler aşmış ne kulaçlar atmışımdır kim bilir? Hem de hiç yüzme bilmeden.  Yazının devamı…

Zehirli mantarların senkronu

Zehirli mantarların senkronu

Geriye dönüp bakınca anlıyorum. İçinde senkron kayması geçen hayat benimkiydi. Altmış beş yaşında bir adama yaptığım dublajdan farklı değil dudaklarımın zihninde bırakacağı lekesiz akıntı…

– Avuntu ne demek acaba?
– Avunmak ne demek?

Aklım nöbetçi tekel bayii ile nöbetteki teselliler arasında. Anlaşılacağı üzere aklım yerinde değil.

Yazının devamı…

Mesuliyet kadehi

Mesuliyet kadehi

Sadece sevişmiş olduğumuz için bana sahip olabilir misin? Yaşamını zihninde kurgulayıp, zihninde yaşaman ve bunu bedeninle sergilemen her şeye sahip kılar mı seni? Yazının devamı…

Kalem

Ankara kolonyası

Sadece kolonya sevmediği için görüşmediğim arkadaşlarım var. Ankara’da yaşadığı için görüşemediğim arkadaşlarımda var. İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batıranlarda var.
Cesaretin varsa elimdeki kalemi alır ve münasip bir yerine sokarsın dediklerim var bide.

Ucuz Kolyeler

Diri zarafet

Terk edilmiş şehir, terk edilmiş sokak, terk edilmiş ev, terk edilmiş oda ve odanın duvarları sarartan hüzün. Neden bir adam ve kadın yok bu kadar terk-i diyar geçen satırda. Sus, sorma.

Terk etmek demek yok etmek demek değil. Neden yokmuşlar gibi davranıyoruz?

Yazının devamı…

Kalp Kumbarası

Kalp Kumbarası

Sene bilmem kaç çift sıfır, son paramla bir telefon jetonu almıştım. Son sözüm de değilmiş demek ki seni arayamadım. Arayamadım çünkü telefon kulübesine doğru yürüdüğüm o uzun yolda, jetonu düşürmüşüm. İşte o gün eve giden yol daha uzaktı. Senden daha uzak değil ama. Kalbine giden yola kurdukları köprüde jetonda geçmiyordu nede olsa.

Senli düşler, seni düşler

Senli düşler, seni düşler.

Bir gözün diğerinden daha çok küçülüyor uykun varsa eğer. Küçülen gözün ben olayım sevgilim, senli uykular da en çok benim hakkım olsun. Çünkü hep böyle hayal edip durdum günler ve geceler boyu.

Rüyanda beni gör sevgilim, ben senden başka hiç bir şey görmüyorum çünkü. Rüyamda yine seni göreyim sevgilim, gözüm senden başka hiçbir şey görmüyor çünkü.

Müslüm Gürses

Baba

Baba nedir?

1 . Çocuğun dünyaya gelmesinde etken olan erkek: “Türk babanın ve Türk ananın çocuğu Türktür.”- Anayasa.
2 . Çocuğu olmuş erkek, peder.
3 . Kazılarda çıkarılan toprağın miktarını hesaplayabilmek için yer yer bırakılan toprak dikme.
4 . Çatı merteği.
5 . Bir ülkeye veya bir topluluğa yararlı olmuş kimse: “Atatürk Türk milletinin babasıdır.”- .
6 . mecaz Anlayışlı, iyi huylu erkek.
7 . mecaz Silah kaçakçılığı, kara para aklama ve uyuşturucu madde ticareti vb. kirli ve gizli işler yapan çetenin başı.
8 . mecaz Koruyucu, babalık duyguları ile dolu kimse.
9 . mecaz Ata: “Asya’daki babalarımızdan miras kalan millî şiirimizin manzum şekillerinde…”- Y. K. Beyatlı.
10 . sıfat, argo Çok kaliteli, üstün nitelikli.
11 . eskimiş Tarikatların bazısında tekke büyüğü: “Bektaşi babası.”
12 . eskimiş Bu gibi kimselere verilen unvan: “Gül Baba. Nur Baba. Baba İlyas.”- .
13 . denizcilik Gemi veya iskelede halatın takıldığı yuvarlak başlı iri demir, ağaç veya beton dikme.
14 . mimarlık Bir merdivende, tırabzanın sahanlıkla birleştiği yerde bulunan dikey öge.

— Türk Dil Kurumu senin “baba” unvanını açıklayabilecek kadar Türkçe öğrenememişken daha, evlatlarını yetim bıraktın. Şimdi sana ulaşmak için ölmek mi lazım baba? Limoni servi ağaçları dizili o kapıdan içeri giremezdim ki ben. Babasını kaybetmiş hiçbir arkadaşımın yüzüne bakmaya cesaretim yokken, nasıl teselli edebilirdim ki onları. Şimdi beni de teselli etmeye kimsenin yüzü yok be baba. Ruhun aramızdan ayrılırken göğe yükselmedi mi? Ben Zincirlikuyu’yu en yüksekten gören bir gökdelenin çatısında seni bekledim. Gelmedin baba.

Günaydın

Gün-aydın

O kadar çok seviyorum ki seni! Benden değil yanımdan ayrılman bile, en yakınlarımı bir uçak kazasında kaybetmişim gibi bir iz bırakıyor yüzümde. Oysa burada bahsi geçen ayrılık, sevdiğim şarkıcının ölüm döşeğinde olduğu gün öğleden sonra teyzeni ziyarete gidişin. Yazının devamı…

Aksak Adım

Aksak adım

Tarifsiz kederler içinde yazıyordum, belki bir tarifini bulabilirsem içimdeki kederin, sağ bacağım daha az sızlayacaktı ve belki de bugünü on adım daha fazla atarak, topallamadan atlatabilecektim. Yazının devamı…

Atlas Pasajı

Pasaj demek

Masama sürekli bira döküyordum, silmeye tenezzülüm dahi olmuyordu. Deri ceket giyiyor oluşumun avantajı ile dirseklerimi yasladığım masada, tenimden daha çoğu ruhuma akıyordu biranın köpüğü.

Çok düşünceli olduğum zamanlarda ellerim normalden daha titrek olduğundan, fincan veya küllük kırmak hatta içkimi masaya dökmek bir ritüel halini almıştı. Dedim ya çok düşünceli olduğum zamanlar da ellerim daha bir titrek oluyordu.

“Yılların, bana öğrettiği şeylerden biri de bu oldu; Mutluluğu yakalamışsan, sorgulama” diyordu Bukowski baba.

Yazının devamı…

Çürük özlem

Çürük özlem

Yılda seksen gün yağmur yağan kentte şemsiye kaybetmek kıymetli bir olay mıydı? Aklımı da yağmurlu bir akşamüzeri kaybetmemiş miydim ki ben? Aklımı kaybetmiş olmamdan daha öte miydi, ıslak ve divane oluşum?

Ruhum kayıp eşya bürosuydu sanki yaşadığım dünyanın. En çok ben kaybettiğim için mesul müdürü seçilmişim bu büronun ya da böyle bir büro dahi yoktu hepsini ben uyduruyordum.

Kayıp eşyaların toplanıp yılsonunda ihale ile satılması mümkündü fakat aklını kaybetmiş bir adam beş kuruş etmiyordu.

Yazının devamı…

Uyudum sonra

Uyudum sonra

Uyudum sonra. Çünkü çağrılmadan geldiği tek yer rüyalarımdı.
Uyudum sonra, ertelememek üzere düşleri.

Anlattıklarım, anlatamadıklarımın üstüne örtülmüş battaniye. Düşlerim de gündüzlerime saplanmış birer raptiye. Rap rap rap diye uzayıp giden ayak sesleri, çalar saatim. Yazının devamı…

Vedası eksik akşam üstleri

Vedası eksik akşam üstleri

Sen kahveni şekerli içiyorsun.
Ben yemeklere tuz atmıyorum.
Bir dilim pizza açlığını bastırmaya yeterken, ben çoktan iki bardak su içmiş oluyorum.

Utangaç dudaklarından dökülen sözcükler, aklımla raks ediyor. Beraber konuşmak fani, gel beraber susalım diyoruz. Suskunluk en çok gülüşünün üstüne dökülmüş bir masumiyet..

Masumiyetin kedilerin mobilyalarda bıraktığı gibi çizgiler bırakıyor yüzümde. Masumiyetin, yaşayan son ejderhanın ağzındaki ateşi söndürüyor iki bardak su karşılığında. Yazının devamı…

Sus, sus sorma diyemedim.

Sus, sus sorma diyemedim.

Gözlerine sarıldım en çok. Sarıldım ve gözlerimi kapattım. Gözlerini öptüm, görmedi. Sanki oda mı gözlerini kapatmıştı?

Yaşanabilecek güzel şeyler olma ihtimalinin büyüklüğünden kastım, dedi kadın.
Kadın kastediyordu, farkında olmadan hayatıma. Yazının devamı…

Balta girmemiş bir sevda

Balta girmemiş bir sevda

Balta girmemiş bir sevda geçiyor gözlerimin elasından.
Balta diyorum, nalburlarda satılıyor,
Ve tanıdığım hiçbir nalbur,
Hiçbir sevdanın içinden geçmemiş. Yazının devamı…

Köşe başlarına bela oluyorum

Köşe başlarına bela oluyorum

İstiklal caddesinin manzarayla çeyrek asır önce küsmüş arka sokaklarından birinde, yer kabuğu ile arama giriyor götüm kadar sert bir minder. Soluklanıyorum virgül ağzımdan nefes alıp veriyorum. Kanımın kızılı dudaklarımı yalayıp, çenemi buluyor.

Köşe başlarına bela oluyorum ziyaret etmekten hoşlandığım sokakların.

Sen çok yoruluyorsun ya yokuşları çıkarken, düzlüğe vardığında hani daha bir konsantre yorgunluk. Benim düzlüğe çıkmama gerek yok işte, ne zaman konsantre bir yorgunluk aksa dizlerimden, burnum kanıyor. Burnum ile çenem arasında kanımla kroki çiziyorum, uzağından varıp geldiğim sokaklara, hatıra bırakmak üzere. Yazının devamı…

Bu konuştuklarımız aramızda kalsın

Bu konuştuklarımız aramızda kalsın.

Hayatımı alt-üst etmek istiyorum. Üstü altına gelsin istiyorum hayatımın. Üstü kalsın diyorum, bahşiş memnun etmiyor melekleri. Geçmişte diyorum, gülen bir yüz görmüştüm aynada. Sizden daha çok istiyorum, gülen bir yüz görmeyi. Yazının devamı…

Yük ve eşya taşınır

Yük ve eşya taşınır.

Uzun zamandır bir başka gözü ortak etmedim, düşlerimin ertesine.
Sabahı dört gözle beklemek ne demekti acaba?

Sana uzaktan adınla seslenmek, kıymetli bir şiirin ilk dizesinin dudaklarımdan coşkuyla kanatlanması. Cumartesi sabahı erken uyanmak gibiymiş adın, öğleden sonra uyanmaya başladıkça anladım.

Aklımın taşındığı dar sokakta ikamet etmeye başladığımdan bu yana, yüreğimin nakliyesini üstlenmeye cesaretim kalmadı ve hiçbir nakliye şirketinin sigorta poliçesinde de kırılacak eşya statüsüne girmiyor kalbim. Yazının devamı…

Bir adım daha atarsan ateş ederim dedim

Bir sepet dolusu turfanda sevgi

Harcanmış bir hayatın, üstü kalsın denen fazlalığı kadar beyhude hissederken kendimi, gayri safi milli hâsıla dan banane ki?

Yazının devamı…

Notası eksik beste

Tek notası eksik beste

Yaban hayatını anlatan belgesele öyle bir kaptırmışım ki; gözlerimi yeniden açtığımda sabah ezanı çoktan okunmuştu. Çok az camisi olan bir şehirden dört cevapsız çağrım, belimde de ağrım vardı. Kanepede yatmanın en sevilmeyecek tarafı uyanabilirsen omurganda ağrıdır herhalde. Uyanabilirsen dedim sakın bu cümleyi atlama. Azrail, uykuda gelir bazen. Kendini Azrail ilan edenler de sizi uyuttuklarını zanneder.

Merhaba, bir gazete ilanında sekiz punto ile hükümsüz bırakabileceğim hüviyet. Merhaba, otobüs duraklarında reklâmlarını göz ucu ile süzdüğüm bankanın vadesiz hesap özeti. Merhaba, ödünç verdiğim ve bana üç yıl sonra geri dönmüş olan kitabım.
Yazının devamı…

Ayrılık

Ayrılık Anotomisi

Gözlerinin hastasıyım sözünde geçen hastalığa hala çare bulamadı İsviçreli bilim adamları ve hiçbir aktarda devası yok karşılıksız sevmenin.

İntihar süsü verilmiş bir cinayet işlenmiş bu sokakta ve overlokçu her pazar ayaklarına kadar gelmiş. Hiç benzemiyordu suç aletine, sağır bir mahalle bakkalından veresiye alınmış yumurta ve peynir. Ayrılık için en kötü zaman pazar günü kahvaltıdan sonra, saat ikidir.

Yazının devamı…

Yağmur içen kız

Hiç sormadım adını, kendisi de söylemedi.
Ben şişeyi boşalttım, o ağzını sürmedi.
Gitme vakti gelince uzatıp küçücük elini
Hoşça kal, dedi, almadan o malum bedelini.
Boş bir şişeden daha aptalca ne olabilirdi hediye?
Uzun uzun bakakaldı, bu adam deli mi ne, diye.
İyi ama bu şişe boş be arkadaş, dedi, bu şişe boş!
Her şey boş güzelim, dedim, her şey boş!
Sen de yağmur koyarsın belki bu şişenin içine,
Ve güneşin ışırsa bir gün, bir yerlerde, bir ihtimal,
Düşlerini yudumlarsın artık yağmurun yerine.

Yazının devamı…

Fil

Hışırtılı alt yazılar

Dünyanın en uzun öpüşmesinin, poşet hışırtısından farkı yok ki.
Sakalımın yanağını çizmesinden şikâyet eden biride yok. Sakalıma sözüm geçer elbet. Sakalımı kesmeyi akıl etmediğimden değil, her sakallıyı baban sanmandan mütevellit.

Üst üste koyduğumda boyumu aşacak kadar kitap okunmuş bu odada, son bir yıl içinde. Bir duvar dolusu çerçeveye yetecek kadar fotoğraf birikmiş aile albümümün kayıt dışı kategorisinde.
Yazının devamı…

Topal At

Topal At

Tek bacağı topallayan azgın bir atım ben, sağa sola koşuşturmalarım sahibimin beni vuracak olmasından korktuğum için kendimi sevdirme çabası değil. Dedim ya, bir atım ben. Tek bacağı topallasa da atlar koşar.

İnsan,sever. Kalbi kırılmış olsa da sevdiğinin onu vuracağını bilse de sever.
Kırık kalp koleksiyoncusu olduğundan değil, her uyanışta bir defa daha sarılmalar. Yaradılışına itaat ettiğinden, sever.

Bir daha hiç kimseyi onun kadar sevebilecek miyim sorusu? Ne bir ata nede bir insana yakışır. Hatta bazı sözler hep bir beden büyük edilir ki, bir sene sussanız dahi kimse fark etmesin diye. İşte bundandır, suskunluklarımız.  Yazının devamı…

Zaman

Şimdi, öncesinde, sonrasında.

Şimdi;

İçinde benim olmadığım fotoğraflar saklı, kütüphanemde gözyaşlarının bıraktığı rutubet kokusu arasında.

İçinde benim olmadığım hatıralar çivili, zihnimin benimde tarif edemeyeceğim, kanalizasyonu patlamış sokaklarında.

İçinde benim olmadığım bir ev var, geçmediğim sokağın, sevilmeyecek kadar sarı bir apartmanının beşinci katında.

Teslim olduğumu ifade etmiyor muydu acaba, yıllar önce sırtımdan çıkarıp beyaz bir bayrak gibi dalgalandırdığım terli atletim.

Bu öyle bir savaş ki, kimse içinden sağ çıkamayacağını bildiği halde, öldürerek kendini yaşatmaya çabalıyordu.

Yunanların savaş tanrıları vardı hani. Onlar nerde şimdi? Savaşırken mi öldüler?

Yazının devamı…

Ağlama dedim. Bu son mendilim ve sabaha daha çok var.

Veliman Sekiz

Bavul

Farz edelim ki uçak düştü!

Yüzünde, göz bebeklerinde gördüm suretimi. Bir insana sevmek bu kadar mı yakışmaz dedim, göz bebeklerindeki yüzüme bakaraktan.

Sevda kisvesi eğreti duruyordu üzerimde. Ne yaparsam yapayım tenim uyumsuzdu, yüzünün inciler dizilmiş kapısına. Dudakların ahenk için fırsat kollarken, benim en çok avuç içlerim terliyordu.

O kadar çok izmarit saplanmıştı ki parmaklarımın arasına, tenimin sarısı ancak bir ağacın gövdesinde kamufle olabilirdi. Beni saramazdın. Çünkü o zaman ikimizde av olurduk. Doğanın kanunları vardı. Ekosistem vardı ve ben ekosisteme aykırı yaşarken boşalmış kahve fincanlarının gölgesinde, sen hayallerindeki uçsuz bucaksız ovayı görmeyi hayal ediyordun göğsümde.
Yazının devamı…

Beni sevmiyormuş

Beni sevmiyormuş.

Beni sevmiyormuş.
Bende kanepemizde ki minderleri sevmiyorum.
Bunu bir tek minderler bilmiyordur herhalde.

Beni sevmiyormuş.
Bende geç kalkan otobüsleri sevmiyorum.
Ben yataktan geç kalkan insanları da sevmiyorum.

Yere çöp atanları, içinde kondom geçen ilişkileri, baş ağrısını, kırmızı ruju ve ona eşlik eden ojeleri. Öpüşürken dilini boğazıma sokmanı, içinde fasulye geçen yemekleri, ucuz terlikleri, çekmiş kıyafetleri, eski ayakkabıları, kötü muhalefet yapan siyasi partileri, televizyonu, akıtan muslukları, vibratörü icat eden kişiyi, su kaçıran sifonu, gıcırdayan karyolayı, bir türlü çözülmeyen sutyen kopçasını, huylandığımı bildikleri halde el şakası yapan arkadaşlarımı sevmiyorum.
Yazının devamı…

Dönmeli Dünya

Dönme-li Dünya

Sahibinden kiralık rüyalar ve hiçte kuş tüyü olmayan yataklarda süresi sekiz saati geçmeyen uykular şehriydi yaşadığım kent.

Yaşamak dedim, hayır benden önce birisi çıkıp söylemişti bunu mutlaka. Yaşamak, pamuk ipliğine bağlı ve pamuk denen meret ipek böceğinin kozasına. Birileri n’olur beni tarım ve hayvancılık konusunda aydınlatsın. Yazının devamı…

kar

Üşüyoruz

Gözlerimizden dökülen lapa lapa kar.
Kalplerimiz yalnızlıktan buz tutmuş.
Üşüyoruz ama yaşıyoruz.

Göz

Külotlu çorap seven ayak fetişisti

Dünyada atom bombasından sonraki en tehlikeli şey bakire bir kadın. İkisi de öyle ya da böyle patlıyordu ve hangisinin daha fazla can alacağı da meçhul. Her ikisinin de etkisi ortalama yarım asır ve geride leke bırakıyor.

Ruhları kirli bazılarının ne kadar temiz yataklarda yatarsak yatalım sabaha karşı sizede bulaştırmış oluyorlar yanık kokularını.

Sabaha karşı banyo aynasında yüzümü görmeseydim derdim ki bu otel odası çok yalnız. İçinden beni çıkarınca yalnız kalıyordu dört duvar ve bir kapı. İlginç değil mi odayı yalnız bırakmadığımda da ben yalnız kalıyordum.

Ben sabaha kadar uyumadım mı? Gözlerim neden bu kadar kızarık sorusu aynaya sorulmaz.
Yüzümü yıkamak için eğildiğim lavabo altından su akıtıyordu, bunu belkide bir tek ben biliyordum. Yüzüm yerleri kirletiyordu. Yazının devamı…

Gaddar

Kapitalist monarşinin düşsel gaddarlığı

Bana baksana sen dedi kadın. Onu görmezden geldiğim çok mu belli oluyordu?

Beni yalnız bırak lütfen diyecek kadar kalabalıktı zihnim. Yaratıcıya olan aşkım, insanlarla arama giriyordu. Dedim ya zihnim çok kalabalıktı.

Acı insanları olgunlaştırır mı bilmem ama yüzsüzleştirir dedi kadın. Hem de tek seferde.

İnsanlar artık yüksek çözünürlüklü ilişkileri tercih ediyordu. Görüntü kalitesi ne kadar yüksek olursa o kadar fazla fedakârlıkta bulunuyor ve kalplerinin bataryalarını düzenli şarj ediyorlarlar.  Yazının devamı…

Seri Sonu

Seri Sonu Öpücük Mağazası

Bazı mağazalar raflarına öpücük dizmiş ve vitrinlerinde seri sonu indirimi yazmakta. Haklılar eski öpücüklerin modası geçti. Ben pastel tonlarındaki ojelerden tahrik olurken, bazı kadınlar dudaklarını ısırdığım için bana kızmayacak kadar isterik.

Bazı kadınlar et parçası, bazı erkeklerde yürüyen vibratör. Sabaha karşı sokaklarda bedava porno ve benim uykum var, her zamankinden çok.

Kimse şimdi değildir.
Şimdi bir durumdur.
Şimdi ne isen, o değilsin.
O senin şimdin.

Yazının devamı…

Çapak, nar ve su

Gözlerin

Çarşıdan alınan bir tane narın, eve gelir gelmez kendini imha etmesini ve bin parçaya bölünmesini seyreder gibi seyrettim, film şeridi gibi gözlerimin önünden geçen hayatımı.

Demek ki dedim; bende parçalanmıştım bu nar gibi, her yana dağılmıştım, parça tesirli bomba gibi.

Sonra dedim ki kendi kendime evdeki hesap çarşıya uymazmış.

Her açıdan bıkkındım, çok acıdan da bitkin. Yılgındım, sonbahar kadar, döküp saçmıştım yapraklarımı, sonra dedim ki kendi kendime, baharı bekleyen kumruları var menekşe saksıları dizili balkonumun.

Aşk, iki gönül arasında kurulmuş bir köprü iken, ayrılıklarımız o köprüden atlamak suretiyle intihar.

Kabul edin benim kadar mazoşistsiniz. Kabul edin hormonlarınız aşk, aşkınız savaş, savaşlarınız ölüm, ölümleriniz dua, dualarınız toprak. Toprağınız kurak.

Siz değil misiniz sabahlarını uyandığında yüzüne su süren? Yüzüme yüzünü sürüyorum ey sevgili, bir avuç su şehir şebekesinden avuçlarıma akan.

Her sabah gözlerimle vedalaşan çapağa duyulan saygı sensin. Başka türlü sana kavuşmak imkânsız çünkü.

Ağlamak

Ağladın mı?

Ağlama dediklerinde, bırak ağlamayı hıçkırmaya başlar ya insan. Hani annen ölmüştür, belki de baban ölmüştür. Yahu bırak işte birisi ölmüştür. Biri öldüğünde ağlarsın kabul et işte.
Beni içinde öldürmüşsün ya, sen öyle dedin. Ağladın mı? Yazının devamı…

Merhaba iki bin on üç

gramafon

İki bin on iki yılının bu kadar hüzzam geçmesinin tek nedeni, geri sayımı kaçırmış olmam değildi sanırım. Gece yarısından sonra çatallaşmış işemem ve yerleri kirletmemde değildi elbet.

Yılbaşı gecesi için çok güzel bir çamaşır almıştın string olanlardan hani. Ama biz ev partisi yapmıştık ve yatılı misafirlerimiz vardı. Nedenini bilmediğimiz bir şekilde sevişirken çok ses çıkarıyorduk ve o gece sadece uyumayı yeğlemiştik.

Acaba bu yüzden mi geride bıraktığımız yılda çaldığımız tüm kapılar kapalıydı ve hiç sekmeden fonda hüzzam makamında şarkılar çalıyordu?

Bence sebebi buda olmamalı. Yazının devamı…

Sondan bir önceki cümle

Sokakta top oynamayan, bisikleti olmayan ve sakız çiğnemeyen çocuklar, büyüdüklerinde diazem çiğniyor. En çok kendimden biliyorum. Dizlerini kanatmadan oyun oynayan çocukların, büyüdüklerinde en çok yürekleri kanıyor ve yürek yarası kabuk bağlamaz insanın.

Zeki Müren’in beni en son görme ihtimalinin üzerinden on altı yıl geçti.

Zeki Müren

Yıllar orta şeritten, ihtimaller sağ şeritten geçip giderken, bazılarımız sol şeridi kapatmıştı. Onların yolu çok mu uzundu acaba? Yazının devamı…

Hayat

Hayat

Benim hayat’tan anladığım, market raflarında yarım litrelik pet şişelerdi ve sıcak bir yaz günü terlemiş alnıma serpiştirirdim hayatı.

Trafik lambalarında cam silen çocuklar kadar hijyen sempatizanıyım, kapitalizmden bihaber.
İstatistik demek kanser olma ihtimalimin, âşık olma ihtimalimden daha yüksek oluşu. İçki ve sigaraya sürekli yapılan zamların tek nedeni ulusa sesleniş konuşmalarının reytinginin düşük oluşu ve buna bir şekilde dikkat çekmek. Yazının devamı…

Roberta Flack – Killing Me Softly