Beni sevmiyormuş

Beni sevmiyormuş.

Beni sevmiyormuş.
Bende kanepemizde ki minderleri sevmiyorum.
Bunu bir tek minderler bilmiyordur herhalde.

Beni sevmiyormuş.
Bende geç kalkan otobüsleri sevmiyorum.
Ben yataktan geç kalkan insanları da sevmiyorum.

Yere çöp atanları, içinde kondom geçen ilişkileri, baş ağrısını, kırmızı ruju ve ona eşlik eden ojeleri. Öpüşürken dilini boğazıma sokmanı, içinde fasulye geçen yemekleri, ucuz terlikleri, çekmiş kıyafetleri, eski ayakkabıları, kötü muhalefet yapan siyasi partileri, televizyonu, akıtan muslukları, vibratörü icat eden kişiyi, su kaçıran sifonu, gıcırdayan karyolayı, bir türlü çözülmeyen sutyen kopçasını, huylandığımı bildikleri halde el şakası yapan arkadaşlarımı sevmiyorum.

Boş sigara paketi ile çıkılan uzun yolları, dolu küllükleri, siyah tayt üstüne giyilen herhangi bir şeyi. Yahu sevilmeyecek o kadar şey bulabiliyorum işte istedikten sonra. Sevmek nasıl ihtiyaçsa, sevmemekte bir gereklilik olsa gerek.

Beni sevmiyormuş.
Külahıma anlatsın. Gerçi o külahı da sevmez.
Annemin meraklı sorularını, balkona terliksiz çıkmamı, duştan sonra her yeri ıslatmamı, bazı Cuma’lara gitmememi, balıkları çok sevmemi, garsona fazla bahşiş bırakmamı, insanlarla çabuk haşır neşir olmamı da sevmez.

En çok ta anılarımı sevmezdi galiba. Geçmişimin karanlık ve ahlaksız olduğuna kanaat getirip eski sevgililerime kin beslerdi. Eski fotoğraflarımı yırtar, şehvetli aşk mektuplarımı yakıp sonrada bu kadar şehvet bu adama fazla deyip musluğun altına tutup söndürürdü onları. Şehvetimi değil ama hatıralarımı söndürürdü.

Dünyama giren kadın itfaiye eri gibiydi. Yirmi dört saat mesai yapar ardından da kırk sekiz saat izinli olurdu.

Yağmurlu havalarda yürümek çok güzel ama ayakkabılarım ıslanmasa keşke demiştim, içinde yağmurun sıkça geçtiği bir mevsimde. Ben ayakkabılarım ıslansa da yağmuru seviyordum. Sen içinde ben geçen düşünceleri seviyormuşsun oysaki. Kendi düşüncelerini seviyor ama beni sevmiyormuş.

Çok soğuktu be canım. Rüzgâr yüzümü hangi yöne dönsem oradan çarpıyor, sanki ağırsıklet boks şampiyonası final maçında rakibine ezilen boksör gibi kulağı kırılmış ve kaşı yarılmış gibiydim. Antrenörüne mahcup bir boksör gibi yalnızdım dört bir yanından rüzgâr çarpan ringte.

Ama beni sevmiyormuş.

Atları ve balıkları birbirlerinden hiç ayırt etmeden sevdiğim kadar seviyordum onu. Balıkları ve atları hala çok seviyorum. Şimdi birde iki saksı, dört mevsim çiçeği ile kaplumbağa eklendi gönlümün bahçesine. Ben o bahçenin çardağında her akşam bir demlik çay eşliğinde yine onu seviyorum.

Share on Facebook37Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Pin on Pinterest1Email this to someone

Yorumlar

Yorum

1 Yorum

  1. Burcu

    Kandinsky, tablolarını elit galeride sergilemek yerine artık halka uluşmak istediğin anlamış ve entelektüel tayfayı terk edip bir fabrikanın yemekhanesine en özel tablolarını asmış.Gel zaman git zaman işçiler sadece yemeklerini, yiyor,çay içiyor,su içiyor,sigara içiyor ama kimse kaldırıp duvarda duran o güzide tablolara bakmıyormuş. Kandinsky bu duruma baya üzülürken günlerden bir gün yaşlıca bir işçi yanına gelip ”Günlerdir seni izliyorum, günlerdir yemekhanede yemek yiyenleri izliyor tabloların ile ilgilenip ilgilenmediklerine bakıyorsun.Doğru, kimse bakmıyor ama üzülme,tasalanma.Şayet resimlerin bir gün o duvardan inerse,herkeste bir boşluk duygusu uyandıracak.Kocaman bir boşluk.Bugün orada bir şey eksik diyecekler ve canları yanacak…”
    İnsanlarda böyledir, sevdiğin kişide hep böyledir, Kandinsky tablosu gibi Venedik festival maskesi gibi hayatına renk katarsın,anlam yüklersin, ama o seni görmez,fark etmez,işine gelmez…Hayat duvarında kimseler kıymetini bilmez ta ki oradan inene kadar. O yüzden siktir et gitsin.

Yorum yap